Anasayfa   /   Tasavvuf   /   Tarikat-ı Aliyye

T A R Î K A T - I  A L İ Y Y E

Et-tarîkatü vel-hakîkatı hâdimân-ı şeriah Tarîkat ve hakîkat şeriatın

hâdimidir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

يرًا _ ۪ينَ اٰمَنُوا اذْآُرُوا اللّٰهَ ذِآْرًا آَث _ يَا اَيُّهَا الَّذ

“Ey inananlar! Allah’ı çok zikredin.” 11

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

يفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ _ ۪ى نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخ _ وَاذْآُرْ رَبَّكَ ف

ينَ _ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِل۪

“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah

akşam Rabbini zikret. Gafillerden olma.”12

Peygamber Efendimiz hazretleri: Cenâb-ı Hakk kalbime ne

vahyetmişse onu olduğu gibi Ebu Bekir Sıddîkın sadrına ilkâ eyledim.

13 buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk bu emr-i ilâhîyi Hz. Cibril vasıtasıyla Efendimiz

Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi veselleme tebliğ edince lisânen olsun,

kalben olsun zikr-i şerifin icrasına hemen başlamışlardır. Aynı

zamanda zikr-i kalbîyi sıdık-ı azam hazretlerine de emir ve telkin

buyurmuşlar; bil cümle ashab-ı kirâma da tebliğ etmek için onu vekil

tayin etmişlerdir.

Bayezid-i Bistâmînin zamanına gelinceye kadar bu yüce tarîkata

Sıddîkıye tarîkatı denirdi. Şah-ı Nakşibendî efendimize gelince

Nakşibendiye tarîkatı denilmiştir.

11 Ahzab Sûresi, Âyet 41

12 Arâf Sûresi, Âyet 205

13 İmâmı Rabbânî Mektûbât

Kezâlik peygamber-i zîşân efendimiz lisanen olan zikr-i cehrîyi

de Hz. Ali efendimize tâlim ettirmiş ve diğer ashâb-ı güzîne de tebliğ

hususunda onu vekil buyurmuşlardır. Bu itibarla zikir ikiye ayrılmış

olup, birincisi Ebu Bekir Sıddıka, ikincisi de Hz. Aliye nisbet edilmiştir.

Bu her iki yüce silsile İmâm-ı Caferi Sâdık, Hasan-ı Basrî,

Mâruf-ı Kerhî, Abdulkadir Geylânî (k.s.) gibi muhterem efendilerimizden

teselsülen ve tevâtüren zamanımıza kadar gelmiştir.

Sünneti seniyye-yi Muhammediyeye ittibâ hususunda diğer

Ashâb-ı kirâm dahi Hz. Ebu Bekir Sıddîk ve Hz. Ali efendimizden

Ahz-ı telâkkî ettikleri hafî ve cehrî zikirleri alelumum icra buyurmuşlardır.

Müride zikr-i hafî telkin edilirken nisbet-i bâtınıyye hakkında şu

söylenmelidir. Lafza-i Celâlin hafî zikri, nefyü isbat ve murâkabeden

kalbde zuhur edecek huzur müsâvidir. Bunlar ise hiçbir sahabeye nasip

olmayıp ancak Hz. Sıdık-ı âzama mahsus kılınmış bir ikram-ı

ilâhidir. Sıdık-i âzam bunu Rasûlullahdan teveccüh tarikıyle

bâtınen ahz eylemiştir.

Muhabbet, zikr-i kalbî ve murakabe sahabe-i kirâm hazerâtının

delilidir. Müridin kalbine ilka-yı zikir, huzur ve cezbe ise sâdât-ı

Nakşibendiyyenin delilidir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

يبُوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَكُمُ _ وَاَن

الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun,

sonra size yardım edilmez.”14

14 Zümer Sûresi, Âyet 54

Bilesin ki bu âyette zikredilen inâbe rücû demektir. Hakk

Teâlânın kavli şerîfiyle sabit ve vaciptir.

1- İnâbe küfürden imana dönmek

2- İsyan ve nisyandan istiğfâra dönmek

3- Masiyet ve günahlardan temizlenip Hakka dönmek

4- Gafletten Allahu Teâlânın zikrine dönmek

5- İnâbe müracaat manasınadır. Meşayihden inâbe almak yahut

meşayiha intisab etmektir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ _ قُلْ اِنْ آُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون

۪يمٌ _ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah’da sizi sevsin ve

günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” 15

Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular:

Sizler imanlarınızı tazeleyiniz. Ashab-ı kirâm dediler ki: İmanımızı

nasıl tazeleriz ey Allah-ın Rasûlü? Buyurdu ki: Lâ ilâhe illallah

ı çok söyleyiniz. 16

Yine Peygamber efendimiz kelime-i tevhid imanın esasını teşkil

ettiği için zikirlerin ekmeli ve Cenâb-ı Hakkı hamdetme, Allahın

nimetlerini çoğaltmaya vesile olduğu için Duaların efdâlidir17 buyurmuştur.

15 Âl-i İmrân Sûresi, Âyet 31

16 Et-terğib vet-terhib

17 Hadis İbni Mâce

Şunu da arz ve beyan edelim ki: Tarîkatlardan bir tarîkat-ı

aliyyeye intisab edenler hakkında yanlış bir yola sapmışlar diye per-

vasızca dil uzatıp sû-i zanda bulunmak ne büyük bir cüret ve ne büyük

bir cehalettir.

Çünkü bunlar Allah Allah diye yâ nâm-ı akdes-i ilâhîyi yahut

Lâ ilâhe illallah diyerek kalben ve ceseden kelime-i Tayyibe-i tevhidi

söylüyorlar. Tevbe ve istiğfar ediyorlar. Allahın zikri ile vakitlerini

geçiriyorlar. Beş vakit namazlarını kemâl-i edeple huzur ve huşû

içerisinde cemaatle edâ ediyorlar. Böyle hayırlı amellerde hayırlı işlerde,

razı olunan vazifelerde bulunmak şeran, aklen, örfen ve

hikmeten kabahat midir? Bu hallerin hangisi hilâf-ı şeri şerîftir.

Bunların hangisi yanlıştır? Öyleyse turûk-ı evliyaullahı inkâra teşebbüs

etmek neûzubillâhi Teâlâ sû-i hâtimeyi mûcip olur. Siz vazife-i

ubûdiyetinize ve taatinize müdavim iken Lâimin levminden

(kınayanın kınamasından) korkmayın

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ

“...onlar hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar...” 18 âyet-i celîlesi

mûcibince asla fütur getirmeyerek yolunuza devam ediniz.

Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyuruyor ki:

Her şey için bir anahtar vardır. Cennetin anahtarı ise fukara ve

mesâkîni sevmektir.19

Hubb-ı dervişân kilid-i cennet-est

Düşman-ı îşân sezâ-i lânet-est

Yani dervişlere meyil ve muhabbet cennetin anahtarıdır. Onlara

düşmanlık ise lânete müstehaktır.

18 Mâide Sûresi, Âyet 54

19 Hadis Deylemi müsnet

Avf İbnu Mâlik radiyallahu anh anlatıyor: Rasûlullah sallallâhu

aleyhi vesellem buyurdular ki: Yahudiler yetmiş bir fırkaya bölündüler,

onlardan sadece bir fırka cennetliktir, yetmiş fırka cehennemliktir.

Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan da

yetmiş bir fırka cehennemliktir, sadece biri cennetliktir. Muhammed-

in nefsi elinde olan Zât-ı Zülcelâl-e yemin olsun! Benim ümmetim

yetmiş üç fırkaya bölünecek, bunlardan biri cennetlik, yetmiş ikisi cehennemliktir.

Ey Allahʹın Rasûlü! Cennetlikler kimlerdir? diye sorulmuştu.

Onlar, benim ve ashabımın yolunda olanlardır; oda

Sevâd-ı azamdır20 buyurdular.

Bu hadîs-i şerifte belirtilen fırka-i nâciye cenâb-ı risâletpenah

efendimiz hazretleriyle ashâb-ı kirâmın yolunda sülûk eden şah-ı

râh-ı şeriat ve sünnete tâbi olan ümmetlerdir.

Şeyh Tacüddin El Nakşibendî Hazretleri Nâciye-i Kübrâ adlı eserinde

buyurmuşlardır ki: Ey ihvân-ı dîn iyi biliniz ki şeyhin hukuku

edebe riâyet etmekle kolaylaşır. Tarikat şeyhlerine muhabbet etmek

onların manevî kemâlatının büyüklüğüne delâlet eder. İlm-i ledünne

mazhar olmuş o şeyh-i kâmile tâzim ve hürmet göstermek müridin

edep ve teslimiyetindendir. Çünkü insan-ı kâmil mirât-ı Hakktır.

Peygamber-i Zîşân sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurmuşlardır

ki: Mümin-i kâmilin firâsetinden hazer ediniz (sakınınız),

zira kalbindeki nûr-ı ilâhî ile esrarınızı keşfeder.21

Her kim kâmil velinin ruhaniyetine basiret gözüyle bakarsa onda

Cenâb-ı Hakkın tecellisini görür, sıfatının zuhûrunu idrak eder. Râbıta

sebebiyle şeyhi kâmilden sâlikler feyz alır. Velinin velâyetinde

kesbî ilim şart değildir; veli ümmî de olabilir. Sâlikler râbıta ve muhabbetle,

şeyhin teveccühüyle maksûdlarına vâsıl olurlar.

20 Hadis Buhârî, Müslim

21 Hadis Tirmizî

Babalık nisbeti ikidir. Biri ceset babası diğeri ise ruh babasıdır.

Şeyh için babalık nisbeti vardır. Ceset babası evladını âlem-i

illiyyînden dâr-ı dünyaya gelmesine sebeptir. Ama ruh babası ise,

evlad-ı manevîsini dâr-ı dünyadan âlemi ulvîye yükselmesine vesiledir.

Evliyaullah hazerâtı nazarında manevî babalık nisbeti zâhirî babalıktan

daha üstün ve evlâdır.

Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri buyurdular

ki: Allah katında insanların mükerrem ve muhteremi

takvâ ve tâatı çok olan kimsedir.22

Cenâb-ı Hakk bu hususta :

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاآُمْ مِنْ ذَآَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاآُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ

۪يرٌ _ ۪يمٌ خَب _ لِتَعَارَفُوا اِنَّ اَآْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَل

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle

tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah

yanında en değerli olanınız, Ondan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah

bilendir, her şeyden haberdardır.”23

Yine Cenâb-ı Hakk:

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ

وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin

ve Allahʹtan korkun ki felaha eresiniz.”24

22 Hadis Buhârî

23 Hucurat Sûresi, Âyet 13

24 Hucurat Sûresi, Âyet 10

İslâmda karâbet (akrabalık) üç şekilde tahakkuk eder.

1- Din karâbeti

2- Kan karâbeti

3- Sıhriyyet karâbeti

Kan karabeti baba tarafına taalluk eder. Sıhriyyet karabeti ise, aile

tarafına taalluk eder. Eğer iki tarafta dinen bağlılık yoksa bunların

her ikisi de izâfîdir, kabire kadardır, kabirden öteye gidemez. Amma

din karabetine gelince; iman kardeşliğidir; ulvîdir, kutsîdir, melekîdir,

imânî ve İslâmîdir. Hayatta, mematta, haşirde ve neşirde daimîdir.

Din karabeti yani dinen akrabalık diğer iki akrabalığın fevkindedir.

Kan karabeti ve sıhriyyet karabetiyle yakın olan kişiler birbirlerine

din karabetiyle de bağlıysa nûrun alâ nurdur.

Cenâbı Hakk sâdıklarla beraber olmayı şu emr-i ilâhîsiyle ferman

buyurur:

ينَ _ ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَآُونُوا مَعَ الصَّادِق _ يَا اَيُّهَا الَّذ

“Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.”25

Peygamber-i Zîşân sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz ise: Allah

için salihleri sevmek ve Allah için fasıklara buğz etmek farzdır.26

buyurur.

Kuran-ı Kerîm; sâdık bir dosttan mahrum kalmanın hüzün ve

hüsranını da şu âyet-i kerîmede ne kadar açık olarak beyan buyurur:

۪يمٍ _ ۪يقٍ حَم _ ۪ينَ وَلَا صَد _ فَمَا لَنَا مِنْ شَافِع

“Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var. Ne de yakın bir dostumuz” 27

Allah için sâdık bir dost kazanmak hem dünya, hem de ahiret için

mühim ve elzemdir. Tefsirlerin beyanına göre kıyamet gününde

hasenesi ve seyyiesi eşit (müsâvî) olan bir mümin huzûrı ilâhîye celb

edilir. Allah (c.c): Kulum bir hasene getir de seni cennetime koyayım,

buyurur. Kul da kederli bir halde anasına, babasına, kardeşlerine

gider ve halini arzeder. Her kime gittiyse; bugün fezeul-ekber

günüdür, benim de bir haseneye ihtiyacım var, ne olacağım belli değil

der ve vermezler.

Bir haseneye ihtiyacı olan kul kederli bir halde huzûr-ı ilâhîye

celbedilir. Allah (c.c) bildiği halde sorar: Ne oldu kulum, bir hasene

vermediler mi ? Kul da vermediler yâ Rabbena der. O zaman; Ey

kulum benim için dünyada sâdık bir dost kazanmadın mı, ona git

buyurur. Kul da senin için sâdık bir dostum vardı ya Rabbenâ der.

Bir haseneye ihtiyacı olan kul gider, dünyada iken Allah için dost olduğu

kardeşini mahşerde bulur ve hâlini arzeder. O da, ey kardeşim

bugün benim de ne olacağım belli değil, madem ki sen bir

haseneyle kurtulacaksın verdim, tek sen kurtul der.

Haseneyi aldıktan sonra Allah (c.c) kulunu tekrar huzûr-ı

ilâhîyesine celb eder. Bildiği halde sorar, Ne oldu ey kulum ? o da

mesrur bir halde, ya Rabbenâ ! Kardeşim bana merhamet etti de bir

hasene verdi der. Cenâb-ı Hakk Celle ve Âlâ hazretleri Bugün

fezeulekber günüdür, kul olduğu halde o sana merhamet edip acıyor,

ben erhamerrâhimîn olan Allahu azîmuşşanım, seni de onu da

affettim, girin cennetime buyurur.

Musannif Rahimehullah buyurdu ki: Din karabeti muhabbet-i

ilâhiyye ehli indinde nübüvveti zahiriyyenin kurbiyetinden daha faziletlidir.

Zira ehli muhabbetin nisbeti olan Hz. Peygamber, Bilâl-i

Habeşî, Selmân-ı Fârisî, Suheyl bin Rumîyi (r.ah) hazerâtını ehl-i

beytten addetti. Fakat Rasulullahın amcası Ebû Talib ehl-i beyt şerefinden

mahrum kaldı. Kan karâbeti onu Rasûlullaha yakın kılmamıştır.

Çünkü ilâhî irade imâna taalluk eden muhabbeti esas kabul

etmiştir. Sahabe-i kirâm hazerâtı çok şerefli üstün vasıflı hamiyyet

perver fazilet ehli insan-ı kâmil idiler. Onlar bu hallerini kuvve-i

hasene olan Allahın Rasûlünden almışlardı.

25 Tevbe Sûresi, Âyet 119

26 Buhari İman

27 Şuarâ Sûresi, Âyet 100101

MUHAMMED HİKMET TUZKAYA

MARİFET-İ LAHİYYE

TARİKKAT-I ALİYYE   

 

 

 


Etiketler : ,

Yorumlar (0)