Anasayfa   /   Kur’ân-ı Kerîm   /   KUR’AN’DAKİ İLİMLERDEN BAZILARI

1 Akaid ilmi

2 Hey’et ve felekiyât (astronomi ve gök) ilmi 3 Hikmet ilmi (şimdi Fizik denilen ilim) 4 Felâhât (çiftcilik ve ziraat ) ilmi 5 Coğrafya ilmi 6 Ticaret ilmi 7 İnsan ve tarih ilmi 8 Hendese ilmi 9 Siyaset ve idare‐i hükümet ilmi 10 Fıkıh ilmi 11 Hukuk ilmi 12 Ahlâk ve edeb ilmi 13‐Tabâbet ilmi (Tıp ilmi) 14 Harp ve sefer ilmi 15‐Fesahat ve belâgat ilmi 16 Rûh ilmi 17 Lisanlar ilmi
Daha birçok ilim ve bilgilere delâlet eden âyât‐i ilâhiye Kur’ân’da
mevcuttur. Kur’ânʹda haber verilen geleceğe ait bir takım olaylar

zamanı gelince vuku bulacaktır. Öyle ilimler var ki bugün o ilimlerin vücudu yoktur fakat yarın olacaktır. Henüz mânâsı anlaşılmamış öyle âyetler vardır ki mânâ ve mefhumları istikbalde zuhur edecektir. Biz de o zaman anlayacağız. Size bugüne mahsus bir misal verelim, atom bombası denilen ve 52

    dünyamızın istikbalini tehdit eden cevherî bombaya, Kur’ân’da Şems

    sûresinde işaret edilmektedir. Kaplayıcı ve hiçbir yerde hayat izi bırakmayan azap mânâsında tarif edilen bu helak afetine Kur’ân demdem azabı diyor. Bu hadiseden evvel kat’i sûrette bu tabirin müstakilen ne olduğunu bilmiyorduk. Hadiseler bu mânâyı bizlere açtı ve öğrendik. İşte bunun gibi Kur’ân’da henüz açılmamış, istikbalini, zamanını, asrını bekleyen yüzlerce âyet vardır. Böyle bir kitaba, böyle bir dine, beşeri insan‐ı kâmil yapan bir mefhum‐ı âliye nasıl terakkiye mânidir denilir! Cenâb‐ı Hakk şöyle buyuruyor: وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْانَ مِنْ لَدُنْ حَكيمٍ عَليمٍ “Resûlüm şüphesiz ki bu Kur’ân; hikmet sahibi ve her şeyi bilen

    Allah tarafından sana verilmektedir.” (Neml: 6)

    Kur’ân vehbî ve kesbî ilimleri içine almıştır. Kur’ânʹın açıkladığı

öyle hakikatler vardır ki okuma‐yazma bilmeyen ümmî bir kimsenin
bunları kendiliğinden söylemesi mümkün değildir. Meselâ, insanın

yaratılışı Kur’ânʹda şöyle anlatılır: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طينٍ () ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فى قَرَارٍ مَكينٍ () ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَاْنَاهُ خَلْقًا اخَرَ فَتَبَارَكَ اللّهُ اَحْسَنُ الْخَالِقينَ () ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذلِكَ لَمَيِّتُونَ () ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيمَةِ تُبْعَثُونَ ʺYemin olsun ki biz insanı özlü balçıktan yarattık. Sonra onu bir nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra o nutfeyi donmuş bir kana çevirdik. Sonra o kanı bir parça et 53 yaptık ve bu etten kemikler yarattık, bu kemikleri de etle örttük. Daha sonra onu, bambaşka bir yaratık yaptık. En güzel yaratan Allah ne yücedir. Bütün bunlardan sonra siz öleceksiniz. Sonra da kıyamet günü yeniden diriltileceksiniz.ʺ (Mü’minun: 12‐16) اَوَ لَمْ يَرَ الَّذينَ آَفَرُوا اَنَّ السَّموَاتِ وَالْاَرْضَ آَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ آُلَّ شَىْءٍ حَىٍّ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ “İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?” (Enbiyâ: 30) Kur’ânʹda bunlara benzer yaratılış ve kâinatla ilgili pek çok âyetler vardır. Bunları, kitap okumasını bilmeyen ve yanında hiçbir ilmî eser bulunmayan Hazret‐i Muhammed aleyhisselâtü vesselâm’ın başkalarından öğrenip söylemesi mümkün değildir. Kur’ân, henüz isim almamış ilimleri hâmildir. Zuhura geldikçe isim alacak ve sırr‐ı Kur’ân aşikâr olacaktır. Bu kitap bâkidir cennette de Kur’ân’ın ahkamı daimîdir. Her devirde muktedâ bih ve her asırda arkasından milyonlarca ehl‐i tevhid koşacaktır. Kur’ânʹda yer alan ilmî ve amelî hükümlerin ana noktaları açıklanmış, tatbikat ve füruat Sünnete bırakılmıştır. Çünkü Allahʹın ve elçisinin koyduğu hükümler birbirinin mütemmimidir. Şânı yüce Allah, ʺPeygamberʹe itaat eden Allahʹa itaat etmiş olur.ʺ (Nisâ: 80) buyurmaktadır. Yine Cenâb‐ı Hak Kur’ân‐ı Mübin’de: لَوْ اَنْزَلْنَا هذَا الْقُرْانَ عَلى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ 54 “Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkakki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, insanlara düşünüp intibaha gelsinler diye veriyoruz.” (Haşr: 21) buyurmuştur. Kur’ân‐ı Azimüşşân’da o kadar tesir vardır ki teessür şânından olmayan bir dağ üzerine inzal edilmiş olsaydı o dağ Kur’ân’ın ahkâmıyla mükellef olmadığı hâlde boyun eğerdi. İnsanların Kur’ân’dan müteessir olmayıp Cenâb‐ı Allah’tan korkmamaları kalplerinin büyük dağlardan daha katı olmasına delâlet eder. Nitekim âyet‐i celilede şöyle buyurulmuştur: ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذلِكَ فَهِىَ آَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ “(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” (Bakara: 74) Ebu Bekir Verrak rahimehullah’ın küçük oğlu Kur’ân okumak için medreseye giderdi. Bir gün titreyerek erkenden hocasından izin alarak benzi sararmış olduğu halde eve geldi. Babası sordu: “Ey oğul sana ne oldu?” “ Ey Baba! Bugün üstadım bana Kur’ân âyetinden bir ders verdi, onun mânâsını işittim, korkumdan bu hâle geldim,” dedi. Babası, “ Ey oğul o âyet hangi âyettir?ʺ dedi. Çocuk, “Cenâb‐ıHak: فَكَيْفَ تَتَّقُونَ اِنْ آَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شيبًا 55 ‘Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?’ (Müzemmil:17) buyuruyor, dedi.” İşte çocuk, bu âyet‐i celilenin mânâsını, üstadından öğrenince korkusundan hastalanıp ölüm döşeğine düştü ve can verdi. Babası oğlunun kabrine gider, ağlar ağlar ve kendi kendine derdi ki: “Senin oğlun Kur’ân’dan bir âyet işitti, Allah korkusundan can verdi, sen ise bu kadar zaman Kur’ân okur hatim edersin. Ömrün artık sona erdi, ecelin yaklaştı da hâlâ hukuk‐ı ilâhiye’den çocuk kadar korkmazsın! Meğer ki senin kalbin, kara taştan katı imiş ki kalbine Kur’ân‐ı Azimüşşân tesir etmiyor.” Ebû Mûsâ el‐Eşʹarî radiyallâhu anhʹden Nebî aleyhisselâtü vesselâm’ın şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “ Hâlis bir müʹmin
ki Kurʹân okur ve onun muktezasiyle amel eder, o, tadı güzel, kokusu
güzel turunç meyvesi gibidir. Bir müʹmin de Kur’ân okumaz, fakat
muʹcibiyle amel eder. Bu da tadı güzel, fakat kokusu olmayan hurma
gibidir. Kur’ân okuyan fakat muʹcibiyle amel etmeyen münafıkın
benzeri de kokusu güzel fakat tadı acı reyhane (otu) gibidir. Kur’ân
okumayan münafıkın benzeri de tadı acı ve kötü, kokusu acı Ebû

Cehil karpuzu gibidir.” 26 Ebu Said‐ül Hudri radıyallâhu anh, Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm’dan şöyle buyurulduğunu rivayet etmiştir: “Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı küçük göreceksiniz ve onların oruçlarının ve amellerinin yanında oruçlarınızı ve salih amellerinizi küçük 26 Hadis Buhari 56 göreceksiniz. Kur’ân’ın feyzi onların hançerelerini geçmeyecek. Onlar, okun yaydan çıktığı gibi (dinden) çıkacaklardır.”27 Okun sahibi okun demirlerine kadar kan namına bir şey göremez yelesine (tüyüne bakar, onda da kan bulaşığı görmez. Sonra avcı acaba ava dokunmadı mı şüphesiyle fevk denilen veter medhaline bakar. Orada dahi kan izi göremez. Yani İslâm camiasına bir ok gibi girip çıkan o kimselerin rûhunda, Müslümanlığın nurundan hiçbir eser kalmaz. Cenâb‐ı Hak şöyle buyurmuştur: وَاِذْ صَرَفْنَا اِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْانَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا اَنْصِتُوا فَلَمَّا قُضِىَ وَلَّوْا اِلى قَوْمِهِمْ مُنْذِرينَ “Hani cinlerden bir gurubu, Kur’ânʹı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur’ânʹı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) ‘Susun’ demişler, Kur’ânʹın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi.” (Ahkaf :29) Âyette buyurulduğu gibi Kur’ân sadece insanları değil cinleri de irşad için gönderilmiş ilâhî bir fermandır. Peygamber‐i Zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah şu kitap ile birtakım kavimleri yükseltir. Bir kısım toplulukları da alçaltır”28 Hangi millet Kur’ân’ı elinde hüccet olarak tutar ve hükmünü baş tacı yaparsa Allah da o milleti yükseltir. Hangi topluluk da onu saymaz, aşağılık hislerine ve basit menfâatlerine alet ederse Allah o kimseleri alçaltır, zelil ve perişân eder. 27 Hadis Buhari 28 Hadis İbni Mace-Müslim 57 Peygamber‐i zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kim Kur’ân‐ı Kerîm okursa (dilediğini) Allah’tan istesin. Zira yakında bazı kavimler gelecek Kur’ân okuyacaklar, buna karşılık insanlardan dileneceklerdir.”29 Resûlü Ekrem Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm’ın bu Hadis‐i Şerifi mucizevî bir beyândır. Onu gölgelemiş olmamak için hiçbir tavzihe girmiyoruz. Esasen açık olan bir şeyi gözü açık olana gösterme gayreti abesle iştigaldir. Peygamberimiz in en büyük mucizesi Kur’ân‐ı Kerîm’dir. Her peygamberin zamanına göre, peygamberliğini ispatlayacak bazı mucizeleri vardır. Hazret‐i Musa aleyhisselâtü vesselâm zamanında sihir yaygındı. Bunun için Hazret‐i Musa aleyhisselâtü vesselâm, asanın, yılana çevrilmesi gibi bütün sahirlere galip gelen bir mucize getirip muhataplarını iman etmek zorunda bıraktı. Hazret‐i İsa aleyhisselâtü vesselâm zamanında tıp ilmi
meşhurdu. Hazret‐i İsa aleyhisselâtü vesselâm, tababetin hiçbir
zaman başaramayacağı bir mucize ile muhataplarına meydan okudu
ve biiznillah ölüleri diriltti.

Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm zamanında ise fesâhat ve belâgat yaygındı. Bunun için, Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm, kavmine, fesâhat ve belâgat mucizesi olan Kur’ân‐ı Kerîm’i getirdi. Kur’ânʹın üslûp ve ifade üstünlüğü eşsiz ve lâhutîdir. Kur’ânın fesâhat ve belagatının Kur’ân‐ı Kerîmden başka hiçbir dilde ve eserde benzeri yoktur. Peygamberlerden her peygambere ümmetlerini irşad ve tebliğ için mucize verilmiştir. Peygamber Efendimize verilen mucize ise Allah’ın vahyettiği Kur’ân’dır. Kur’ân yalnız Arapları değil, 29 Hadis Tuhfet’ül-ahvezi 58 yeryüzündeki tüm insanları doğru yola iletmek için gelmiştir. O cihanşümuldür. Âyette şöyle buyurulur: وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمينَ “(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ:107) Bu özelliği Kur’ânʹın icaz yönlerinin de cihanşümul olduğunu gösterir. Peygamberimiz den önceki peygamberlerin mucizeleri, kendilerinin vefatlarıyla sona ermiş; onları, o zaman yaşayanlardan başkaları görmemiştir. Peygamberimiz in mucizesi olan Kur’ân‐ı Kerîm ise kıyamet gününe kadar devam edecektir. Diğer peygamberlere verilen mucizelerin benzerleri, ya sûretçe ya da hakikatçe kendilerinden öncekilere de verilmiş bulunuyordu. Kur’ân‐ı Kerîm mucizesinin bir benzeri ise daha önce hiçbir peygambere verilmemişti. Kur’ân‐ı Kerîm, Peygamberimiz in en büyük mucizesidir. O’nun mucizeleri sadece Kur’ân‐ı Kerîm’den ibaret de değildir. Kur’ân‐ı Azimüşşân bir muazzam mucizedir. O pek ruşen, geniş bir tarik‐i hakikattir. O bir Kitab‐ı Mübin’dir ki bütün beşeriyyete
hitap eder. Bütün insanlığa refah ve saadet yollarını gösterir. İnsanları
cismen, rûhen, fikren kemâleta sevk eder.
Peygamberi Zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle
buyurmuştur: “Yasin‐i Şerif’i her gece okumaya devam eden kimse
vefat ederken şehit olarak vefat eder.”30
Kur’ân‐ı Azîm akaide, ahlâka, muamelata, hâdisat‐ı kevniyyeye
ve en muazzam tarihî vakalara dair âyetleriyle beşeriyyete en yüksek
30 Hadis Tuhfet’ül-Ahvezi
59
ilim ve fazilet yollarını gösterir. Yani bütün ilimler Kur’ân’dadır. Bu
ilimlere Kur’ân‐ı Mübin icmalen, işareten câmî bulunmaktadır. Fakat
umumen insanlar, hususen alelekser müslümanlar Kur’ân‐ı Kerîm’i
okuyup ahkâmıyla amel etmedikleri için manen ve maddeten terakki
edememişlerdir.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:” Kalbinin içinde
Kur’ân’dan bir şey (âyet veya sûre) olmayan kimse harap olmuş ev
gibidir.” 31 Cesedin hayatı can ile, rûhun kemâli de Kur’ân iledir.

Kur’ân‐ı Kerîm lâfzı, mânâ ve ahkâmı ile rûha yerleşince kişi, Allah

dostları katına girmeye namzet olmuştur. Zira Efendimiz’in dili ile

”Kur’ân ehli ehlullahtır.” buyurulmuştur. Bir kimsenin kalbi içinde

Kur’ân‐ı Kerîm’in lâfzı yer tutmaz o şahsın hareketlerine iyi yönde bir

tesir yapmazsa onun vücudu harap olmuş bir ev gibidir. Viran olan

hane baykuşların tüneği olur. Kur’ân’dan nasibini almayan insanların

rûhu da nefis baykuşunun seslerine iblisin şeytanî heveslerine ve

gaflet örümceğinin ağlarına maruz kalır. Filhakika Kur’ân, hikmetinin bütün ulüm ve fünun esasına sarahaten veya işareten câmîdir. Bu ulvî kitab‐ı ilâhîden bihakkın istifadeye say ü gayret edilmelidir. Peygamber‐i Zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kur’ân’ı okumakta mahir olan, şerefli ve itaatkâr sefiri sübhan olan melekler ile beraberdir. Kur’ân’ı kendine güçlük verdiği hâlde kekeleyerek okuyan kimse için iki türlü sevap vardır. Biri çekilen zahmete karşılık verilen ecir, diğeri ise okunan Kur’ân’ın sevabıdır.”32 Bu Hadis‐i Şerifle, Kitab‐ı İlâhî’yi, tecvid, tertil ve talim üzerine okuyan kimselerin sevap kemmiyetinden ziyade mevki keyfiyetinin yüksekliğine işaret olunmuş, Allah ile Peygamber 31 Hadis Tuhfet’ül-Ahvezi 32 Hadis Müslim 60 arasında elçilik ve sefaret vazifesi gören yüce meleklerin derecesinde bulunacaklarına işaret edilmiştir. İmran b. Husayn radiyallâhu anh’den rivayet edilmiştir: Kendisi, Kur’an okuyup sonra insanlardan yardım dileyen birine rastlamış (Onun bu halini bir musibet sayarak) “Biz Allah’ın kullarıyız ve elbette ona döneceğiz.” (Bakara: 165) mealindeki âyeti okumuş ve sonra Resûlullah aleyhiselam’ın: “Kur’an okuyan, okuyuşunun mükâfatını Allah’tan istesin. Şüphesiz ki ileride bir takım kimseler türeyecek, bunlar Kur’an okuyup insanlardan yardım isteyeceklerdir”33 buyurduğunu işittim, demiştir. Peygamber‐i Zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kur’ân‐ı Azimüşşân’ın diğer sözler üzerine olan fazileti, Yaratanın yarattığı üzerine olan fazlının üstünlüğü gibidir”34 Evet ulema‐ı islâmiyye Kur’ân‐ı Kerîm’den müstefit olarak ilm‐i kıraatı, ilm‐i tecvidi te’lif ederek Kur’ân‐’ın muciz beyânının sahih bir sûrette tilâvet‐i tariklerini tayin etmişlerdir. Bir kısım ulemâ da Kur’ân‐ı Kerîm’deki şahid‐i şer’iyyeyi, edill‐i akliyyeyi güzelce idrak ederek Hakk Teâlâ’nın vahdaniyetini ve sâir sıfat‐ı celilesine ait meseleleri cem ve telif ederek ilm‐i tevhid ve ilm‐i usulü tesise muvaffak olmuşlardır. Yine bir kısım din alimlerimiz de Kur’ân‐ı Kerîm’deki mirasa, hibeye, vasiyete, vakfa, sulh ve ibraya, cezaya, tazminata ve sâir muamelata müteallik ahkâmı cem ve izah ederek muazzam ilm‐i hukuk‐ı İslâmiyeyi teşkil eden ilm‐i fıkhı kitap haline getirmişlerdir. Peygamber aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kim sabaha girdiğinde üç defa ‘eûzübillahissemiğ’il alîmi mineşşeytânirracîm’ der ve haşr sûresi’nin sonundan üç âyet okursa, Allah da ona tâ akşama kadar kendisi için dua ve istiğfar edecek 33 Hadis Tirmizi 34 Hadis Buhari, Tirmizi 61 yetmiş bin melek vazifelendirir. O gün ölecek olursa şehit olarak vefat eder. Kişi akşama erdiğinde de bunları okursa aynı dereceye ermiş

olur.”35

İslâm ulemâsından bir kısmı da Kur’ân’ın hikmetinin beyânını

asırlar evvel bir kısım zevat‐ı aliyyenin ahvâl‐i seniyyelerine ait olan

âyet‐i celileleri nazara alarak tarihe ve kısas‐ı enbiyâya dair ilimleri
toplamaya gayret etmişlerdir. Kur’ân‐ı mübinde tıbba, tecrihe,
hey’ete, hendeseye, bedâyî‐i âsâra, usul‐i münazaraya, tarik‐i irşad ve
ikaza ait bir hayli âyetler de mevcuttur.
Peygamber‐i zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle
buyurmuştur: “Bana indirilen birtakım âyetler vardır ki onların
benzeri şimdiye kadar görülmemiştir. Onlar, Muavezeteyn (Felak ve
Nas) sûreleridir.”36
Ashabdan Ukbe bin Amir radiyallâhu anh bu sûreleri her

namazın peşinde okumayı Peygamberimiz aleyhisselâtü vesselâmın

kendilerine tavsiye ettiğini açıklamıştır.

Peygamber‐i Zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle

buyurmuştur: “Her gece Vâkıa sûresini okuyan kimseye fakirlik

gelmez.”37

Bu cihetle Kur’ân‐ı Azimüşşân, ulûm‐i evvelînin esrarına da hâvi

bulunmuştur. Velhasıl Kur’ân‐ı Kerîm daha nice acaip ve esrar‐ı

hakaik ve hikmetleri câmîdir ki onun haiz olduğu menhec‐i saadet

tariki, fazilet ve hikmeti güzelce takip edenler dünyada da ahirette de

terakkî ve kemâlata kavuşurlar.

Kur’ân‐ı Kerîm, Allahü Teâlâ’nın yeryüzüne şeref veren ve nurlandıran, en son ve en mukaddes kitabıdır. Bu öyle bir kitaptır ki insanlar ancak onun gösterdiği yolda gittikleri takdirde Hakk’a 35 Hadis Feyz’ül Kadir 36 Hadis Müslim 37 Hadis İbn-i Hacer, El- Metalibü Âliye 62 ererler, saadete kavuşurlar, aralarında güzel ahlâk tahakkuk eder, umumî İslâm kardeşliği ve tesanüd‐i maneviyye te’sis eder. Peygamber aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyuruyor: “Lisandan dökülen bilcümle sözlerin efdali Kur’ân‐ı Şefi’ dir”38 Ebu Zer radiyallâhu anh’den şöyle rivayet edilmiştir: “Ya Resûlallah! Bana öğüt ver” dedim. “Allah’a karşı gelmekten sakın, takva yolunu tut. Çünkü o, bütün işlerin başıdır” buyurdu. “Ya Resûlallah! Daha ne tavsiye edersin?”dedim. “Kur’an okumaya devam et. Çünkü Kur’an dünyada senin için bir nurdur, yolunu aydınlatır. Gökte de senin için bir azıktır, kıyamette sana faydası dokunur” buyurdu.39 Kur’ân‐ı Kerîm öyle bir kitaptır ki, onun mânâsı da, nazmı da Allah’tandır. Hak Teâlâ’nın vahyi iledir, vahye vasıta olan Cibril‐i emindir. Kur’ân Müslümanların bir ebedî ve edebî kanun‐ı ilâhî’sidir.

Mübarek nazmı da bir ibadet olmak üzere okunur, kendisi ile
teberrük edilir ve Kur’ân’ın mânâsı ancak bu ilâhî nazım sayesinde
hakkıyla anlaşılabilir, rûhlara tesir eder, bununla Hakk’ın rızası
kazanılır.
Peygamber‐i Zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz:
“Ümmetimin yapacağı ibadetlerin efdali Kur’ân‐ı Kerîm’i yüzüne
bakarak okumalarıdır.” buyurmuşlardır.40
Kur’ân‐ı Mübin hiçbir kitaba benzemez, bunun mânâsını bir
kimse değiştiremez, nazmının yerine de başka bir lâfız konulamaz ve
hiç bir tercüme Kur’ân hükmünü alamaz. Kur’ân‐ı Azîm, bir
mucizedir, O’nun fesahatına, belâğatına nihayet yoktur. Hiçbir alim,
38 Hadis Cami-us Sağir
39 İbn Hibban - Sahih
40 Hadis Cami-us Sağir
63

hiçbir edip O’nun benzerini yazamaz, hatta en kısa bir sûrenin bir mislini vücuda getiremez. Kur’ân‐ı Kerîm, bu hususta asırlardan beri bütün âleme meydan okumaktadır. Kendi fesahatlerine, belâğatlarına güvenen nice kudretli edipler Kur’anın karşısında aciz kalmışlar, acziyetlerini de itiraf etmişlerdir. Bu da Kur’ân’ın bir mucize ve ilâhî kitap olduğuna delildir. Peygamber‐i Zîşân aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kim geceye girdiğinde Bakara sûresinin son iki âyetini okursa bu iki âyet ona yeter.”41 Kur’ân‐ı Hakim’in rûhlar üzerindeki tesirinde nihayet yoktur. Hiçbir şeyle kabil‐i kıyas değildir. Kur’ân’ı Kerîm tertil üzere nâzil olmuştur. Tilâvetine riayet edip, güzel okuyarak, o lâhutî mânâsını dinleyen ve anlayan temiz kalpli mü’minler mest olur, dimağında nice yüksek duygular uyanır, rûhu maneviyat alemine yükselir, gözlerinden manevî bir zevkin tesiri ile berrak yaşlar dökülmeye başlar. Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kur’ân okumayı harflerin hakkını vererek, mânâsını düşünerek ve sesinizi de ona katarak güzelleştirip süsleyiniz. Mânâ, ale’l‐kalptir.”42 Yine başka bir hadisinde Peygamber Efendimiz: “Ümmetimin en şereflisi Kur’ân’ın ahkâm‐ı celîlesiyle âmil olan ve tilâvetine devam eden hafızlar ile salat‐ı teheccüdü geceleri ihyâ eden ashab‐ı zikirdir.” buyurmuştur.43 Bir bahar mevsiminde yağan fâideli yağmurlar ve açılan parlak bir güneşin ziyâları, kurumaya mahkûm bulunan otlar, ağaçlar, çiçekler üzerinde ne gibi tesirler yaparsa, Kur’ân‐ı Kerîm’in ledünnî hitabeleri de uyanık rûhlar üzerinde nâmütenahi güzel tesirler yapar, 41 Hadis Buharî 42 Hadis Buhari, Ebû Davud 43 Hadis Buhari, Ebû Davud 64
gönüllere yeni bir hayat, yeni bir inşirah verir. Hâsılı insanın
dünyasını da ahiretini de mamur eder, ebedî saadete kavuşturur.
Peygamber aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz buyuruyor ki:
“Sizin için iki şifa vardır: Kur’ân‐ı Kerîm okumak ve bal yemek.”44
Manevî vücudumuzun gıdası ve şifası Allahü Teâlâ’yı zikir olduğu
gibi içinde ism‐i azam’ın ve esmâ‐i hüsnâ’nın bulunduğu Kur’ân‐ı
Kerîm’i de okumaktır. Allah’ın Resûlü maddî şifa için de bal yemeyi
tavsiye buyurmuşlardır.

Abdullah İbn‐i Amr (İbn‐i Âs) radiyallahu anhümâʹdan şöyle dediği rivayet olunmuştur: “ Ben Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm’ın Kurʹân okumayı dört kişiden isteyiniz buyurduğunu işittim: Resûlullah isimleri saymağa İbn‐i Mesʹûdʹdan başladı. ‘Ebû Huzeyfeʹnin kölesi Sâlimʹden, Übey İbn‐i Kâʹbʹdan, Muâz İbn‐i Cebel’den alınız.” 45 buyurdu. Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm, Sâlim ile beraber bu dört zatın Kur’ân öğretmelerini tahsis buyurması Kur’ân‐ı Hakim’in kıraatına ve mânâsına derece‐i vukuflarının ziyade olmasından ve Kur’ân‐ı Kerîm’i bizzat Peygamberimiz aleyhisselâtü vesselâm’in femm‐i saadetinden almaya ihtimam göstermelerindendir. Diğer bir Hadis‐i sahih’de Enes bin Mâlik radiyallâhu anh’den rivayete göre Nebî aleyhisselâtü vesselâm zamanında Kur’ân’ı dört zat ezberlemişti ki bu zevatın dördü de ensardandır. Bunlar, Übeyy bin Kâ’b, Muâz bin Cebel, Ebû Zeyd, Zeyd bin Sâbid’dir. Enes bin Mâlike, “Ebu Zeyd kimdir?” diye sorulduğunda, “Amcalarımdan birisidir.” cevabını vermiştir.

Her ne kadar bu Hadis‐i Şerif’te Kur’ân’ı ezberleyen dört kişi

olarak zikredilmiş ise de Ashab‐ı Kiramdan birçokları da Kur’ân’ı

ezberlemişlerdir. Bu Hadisteki adet kaydı, ziyadeyi nefyetmez ve

44 Hadis Feyzül Kadir

45 Hadis Buhari

65

hâfızları bu dörde tahsisi de istilzam etmez. Nitekim evvelki Hadiste

Sâlim ve İbn‐i Mesud radiyallâhu anh rivayet eder, Nebi aleyhisselâtü

vesselâm, Übeyy bin Ka’ba hitaben: “Allah bana Beyyine sûresini

muhakkak sana okutmaklığımı emretti.” buyurdu. Bunun üzerine

Übeyy, “Ya Resûlallah! Allah benim adımı da açıktan andı mı?” diye

sordu. Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm “Evet, andı” diye tasdik

buyurdu. Bunun üzerine Übeyy bin Ka’b sürurundan ağladı”46

İşte bu Hadis‐i Şerif, Übeyy bin Kab radiyallâhu anh’ın Cenâb‐ı

Hak Azze ve Celle tarafından iltifat‐ı sübhâniyeye nail olduğuna

delildir. Bu cihetle Hazret‐i Ömer radiyallâhu anh Ubeyy bin Kab’a

çok hürmet ederdi ve ona Seyyidü’l Mü’minûn yani “Mü’minlerin Ulusu” derdi. Müşarûnileyh Hazretleri Hazrecîlerden, Neccâr oğullarındandır. Hazret‐i Ömer radiyallâhu anh teravih namazını cemaatle kıldırmaya onu memur etmiştir. Peygamberimiz in Beyyine sûresi’ni Übeyy bin Kab radiyallâhu anh’a okutması şüphesiz ki ona talim içindir. Übeyy bin Ka’b ashab‐ı kurradan olup, Kur’ân’ın tertil, elfâz ve vücûh‐i kıraatinde ziyade ihtimamlıydı. Tecvid ve kırâet ilmi kitaplarında Kur’an kırâati üç mertebe üzerine sınıflandırılmıştır: Bunlar tahkîk, tedvîr ve hadr’dır. Tahkîk, münfasıl meddi dört veya beş elif miktarı çekecek şekilde gayet ağır bir ahenk ile okumaktır. Tedvîr, iki veya üç elif miktarı çekecek şekilde orta halde okumaktır. Hadr de tabiî med gibi bir elif miktarı çekecek şekilde hızlı okumaktır.”47 Kısaca tertîl, Kur’ân‐ı tecvid kurallarına riayet ederek ağır ağır okumaktır. Nitekim Hz. Ali (r.a)’e âyette geçen tertilin anlamı 46 Hadis Buhari 47 M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili 66 sorulunca, “tertil harfleri güzel okumak ve vakıfları bilmektir”48 diye cevap vermiştir. Bu şekilde okunan Kur’an daha iyi anlaşılır, üzerinde daya iyi düşünülür, insanın rûhuna daha çok tesir eder. Aralarında çok değil, biraz açıklık bulunmakla beraber gayet muntazam ve güzel görünen parlak ön dişlere de tertil derler. Sözü, öyle tane tane, yavaş yavaş, ara vererek ve güzel sıralama ve ifadeyle söylemeye de tertil‐i kelam derler. Kur’an‐ın tertili de böyle her harfinin, edasının, tertibinin, mânâsının hakkını doyura doyura vererek okunmasıdır. “ Yine bir Hadis‐i Şerif’te şöyle buyurulmuştur: “Hâmil‐i Kur’ân yani hâfız‐ı Kur’ân öldüğü vakit Allahu Teâlâ arza vahiy ile: ‘O hâfızın cesedini çürütme’ diye emir buyurur. Arz da ‘İlâhî onun ceyfinde(içinde) senin kelâmın var iken nasıl olur da hâmil‐i Kur’ân’ın cesedini çürütebilirim’ diye cevap verir.” Âişe radiyallâhu anhâʹdan Nebî sallallâhu aleyhi ve sellemʹin şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Kur’ânʹı ezberliyerek okuyan hâfızın benzeri, vahiy getiren meleklerdir. (Fazilette ikisi berâberdir). Kur’ânʹı, hâfız olmayarak okuyan ve bu sûretle okumada kendisine zorluk veren kimse için de iki ecir vardır: Kurʹân okuma ecri ve zorluk ecri.”49 Peygamberimiz aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kim Kehf sûresinin evvelinden on âyet ezberler ve onu okumaya devam ederse Deccal’in şerrinden korunur.”50 Bir kimse bir gecede, Bakara sûresinin son iki âyetini nihayetine kadar okursa onun sevabı o kimse için kifayet eder. Yahut ins ü cinnin şerrinden mahfuz kalmak için kafidir. Bu âyet‐i celîlelerde kemâlât‐ı insaniyenin esası beyân olunmuştur. Cenâb‐ı Allah’a meleklere, 48 Menarü’l-Hüda 49 Hadis Buhari 50 Hadis Müslim 67 kitaplara ve Resûl‐i Kiram’a iman beyân buyurulmuştur. Resûl‐i Kiram’ın getirdiği ahkâmın cümlesini işittik, itaat ettik, emr‐i celîlesiyle ubûdiyete işaret buyurulmuştur. Binaenaleyh, biz mü’minlerin tevbe ve istiğfara devam etmekliğimize işarettir. Hususiyle ikinci âyet‐i celîle de mühim duaları ihtiva etmektedir: “ Ey bizim Rabbimiz! Biz nisyan ve hata edersek o kusurumuz sebebiyle bizi muaheze etme. Bizden evvel geçen ümmetlere tahmil ettiğin ağır teklifleri üzerimize yükleme. Ya Rabbi bizim kusurlarımızı affet ve bizim hatalarımızı setreyle. Bize lutuf ve merhamet et. Çünkü sen bizim mevlamız ve yardımcımızsın. Ya Rabbi kâfirlere karşı bize yardım et.” demektir. ‘Bizden evvel geçen ümmet’ ifadesinden murat Yahudilerdir. Onlara elli vakit namaz farz idi. Elbiselerinin necaset bulaşan yerlerinin kesilmesi lazımdı. Dünyada iken kusurların cezasını ta’cilen görmeleri gibi ağır tekalif‐i ilâhiyye vardı. Elhamdulillahi Teâlâ, ümmet‐i Muhammed’e pek çok eltâf‐ı ilâhiyye ihsan buyurulmuştur. Binaenaleyh, Cenâb‐ı Allah’a hamd ve sena ederek dualarımıza devam etmekliğimiz lazımdır. Ebu Saidü’l‐Hudrî radiyallâhu anh’in bir rivayetine göre bir kişi
mütecaviz, günaha dadanmış kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra
bir de soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve
diğer bir kişinin bütün gece İhlas sûresini okuduğunu işitir. Sabah
olunca Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm’e arz eyler. Resûlullah
cevaben buyurur ki: ‘Hayatım yed‐i kudretinde olan Allah’a yemin
ederim ki bu sûreyi okumak, bütün Kur’ân’ın üçte birine muadildir.’
buyurmuştur.
Yine Ebû Saîd Hudrî radıyallâhu anhʹden rivayete göre Nebî
aleyhisselâtü vesselâm ashâbına: “ Ashâbım! Kur’ânʹın üçte birisini bir
gecede okumak size güçlük verir mi?” diye sormuştu. Bu teklif
ashâba güç gelmiş ve ‘Yâ Resûlallah! Bizim hangimizin buna gücü
yeter?’ demişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de ‘Allâhüʹlvâhidü
ʹs‐samed sûresi Kur’ânʹın üçte birisidir’ buyurdu.” 68 Âişe radiyallahu anhâʹdan rivayete göre, Nebî aleyhisselâti vesselâm Ashâbdan bir zâtı bir müfrezeye kumandan yaparak gazaya göndermişti. Bu zat maiyetindeki arkadaşlarına kıldırdığı namazlarda Kur’ân okur ve her zaman (ikinci rekatları İhlas sûresi ile bitirirdi. Heyet‐i seferiye gazadan döndüklerinde kumandanın itiyadını maiyyeti efrâdı Resûlullahʹa arz ettiler. Resûl‐i Ekrem de ‘Niçin böyle yaptığını kendisine sorunuz.’ buyurdu. Onlar da gidip sordular. Kumandan şöyle cevap verdi: ‘İhlâs sûresi Rahmânʹın sıfatıdır. (Allahʹın bütün esmâʹ ve sıfâtı bu sûrededir). Onun için bu sûreyi okumayı severim.’ Bu cevabı alıp Resûl‐i Ekremʹe haber verince, Nebî aleyhisselâtü vesselâm: ‘Haydi kumandanınıza müjde veriniz ki muhakkak Allah da onu sever.’ buyurmuştur. Cenâb‐ı Hak şöyle buyuruyor: وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْانًا اَعْجَمِيا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ ايَاتُهُ ءَاَعْجَمِىٌّ وَعَرَبِىٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذينَ امَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذينَ لَايُؤْمِنُونَ فى اذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى اُولئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعيدٍ “Eğer biz onu, acem dilinden bir Kur’ân kılsaydık, diyeceklerdi ki ‘âyetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab’a yabancı dilden (kitap) olur mu?’ De ki O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’ân onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden nida edilir. Kur’ânın ne söylediğini anlamıyorlar.” (Fussilet: 44) Burada Acem dilinden maksat, Arapça’dan maada (hariç) bütün diller demektir. Yalnız İranlıların kullandığı lisan‐ı farisî demek
değildir.
69
Fahri Râzi’nin beyânı vechile Kur’ân’ın hidâyet olması, her türlü
hayrata delâlet edip herkesi ikaz ve irşat etmesidir. Şifa olması da
küfür ve cehil hastalıklarından iman edenleri kurtarmasıdır.
Cenâb‐ı Hak şöyle buyuruyor :
يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِىالصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنينَ
“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa,
mü’minler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yunus: 57)
Cenâb‐ı Hak şöyle buyuruyor:
وَلَا تُطِعْ آُلَّ حَلَّافٍ مَهينٍ () هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَميمٍ () مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَثيمٍ () عُتُلٍّ بَعْدَ ذلِكَ زَنيمٍ() اَنْ آَانَ ذَا مَالٍ وَبَنينَ () اِذَا تُتْلى عَلَيْهِ ايَاتُنَا قَالَ اَسَاطيرُ الْاَوَّلينَ “Resûlüm! Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen,

oğulları vardır diye sakın boyun eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, öncekilerin masalları, der.” (Kalem: 10‐15) Bu âyet‐i Kerîmede Velid bin Muğire’nin on mezmum sıfatı beyân olunmuştur. Yani hayırlı işleri şiddetle men edenler zem edilmiştir. Her ne kadar bu âyet‐i celile Velid hakkında nâzil olmuş ise de yani muradı has ise de hükmü âmmdır. Binaenaleyh hayırlı amel yapanları şiddetle, musırran menetmeye çalışanlar da bu âyet‐i celîlenin hükmüne zımnen dahildir. Velid bin Muğire çok mal sahibi idi. Taif ile Mekke arasındaki bostan, bağ ve bahçeler hep 70 kendisinindi, hac mevsiminde Mina’da hacılara ateş yaktırmaz, onları hor ve hakir görürdü. Servetine aldanır, nübüvvet sanki kendisine gelecekmiş gibi bâtıl bir ümide kapılırdı. Allahü Teâlâ şöyle buyuruyor : وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هذَا الْقُرْانُ عَلى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظيمٍ “Ve dediler ki ‘Bu Kur’ân bu iki şehrin büyüklerinden birine indirilse olmaz mıydı?”51 (Zuhruf: 31) Kefere‐i Kureyş nübüvvet mertebesini dünya malına ve
menfaatine lâzım zannederek “Keşke şu Muhammed aleyhisselatü
vesselâm üzerine nâzil olan Kur’ân Mekke’nin zenginlerinden Velid
bin Muğire’ye veya Taif’in zenginlerinden Urve es‐Sakafî’ye
indirilseydi” derlerdi. Velid bin Muğire şöyle demişti: “Kureyş’in
büyük efendisi olan ben, yahut Sakifin ulusu Ebu Amr bin Umeyr es
Sakafî dururken Kur’ân Muhammed’e mi inecek?”
Halbuki Allah nazarında yükseklik, zenginlik veya soylulukla
değil, takva iledir. Kaldı ki Hazret‐i Muhammed aleyhisselatü
vesselâm soy itibariyle de onların en şereflisi idi. Yalnız anneden ve
babadan yetim kalmıştı, zengin de değildi.
Hülâsâ nübüvvet makamının dünya malına, câh ve mansıba,

evlat ve etbaa ihtiyacı yoktur. Mansıb‐ı Nübüvvetin erkân‐ı mühimmesi bilumum mâsivâyı terkle ahlâk‐ı mardıyye‐i ilâhiyye ile tahalluk etmektir. Nübüvvet kesbî değildir. Vehbî min indillahtır. İhsan ve ikrâm‐ı ilâhîdir. Keza ilmin en efdali de Allah katından vehbî olan ledünnî ilimdir. Hak celle ve alâ Hazretleri müşriklerin Kur’ân’a inanmayıp başka mucizeler istediklerini beyân etmek üzere Mekke halkı 51 Zuhruf Sûresi, Âyet 31 71 Kâbe’nin yanında toplanarak Resûlullah’ı da davet ettiler ve dediler ki “Yâ Muhammed (aleyhisselâtü vesselâm) sen garip bir davada bulunuyorsun, putlarımızı tahkir ediyorsun. Bundan maksadın dünya ise ne istersen verelim, kendimize seni reis intihap edelim.” Resûlullah aleyhisselâtü vesselâm: “Ben taraf‐ı ilâhîden gönderilmiş Resûlüm. Allah’ın ahkâmını size tebliğ ettim, eğer kabul ederseniz dünyada ve ahirette nasibinizi alırsınız, eğer kabul etmezseniz bütün saadetten mahrum olursunuz.” Ve “Ey amca, Allah’a yemin ederim ki güneşi sağıma, ayı da soluma koysalar dahi Allah başarıya ulaştırıncaya kadar bu davadan vazgeçmem“ buyurdular. Onlar da “Madem ki sözünden dönmüyorsun, nübüvvet davasında ısrar ediyorsun. Şu tekliflerimizi kabul et ve arzularımızı yerine getir de sana iman edelim” demeleri üzerine Hak celle ve alâ Hazretleri bu âyet‐i celîleyi inzâl ederek istedikleri altı nev’î mucizeden her birini beyân buyurmuştur. وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعًا () اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْجيرًا () اَوْ تُسْقِطَ السَّمَاءَ آَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا آِسَفًا اَوْ تَاْتِىَ بِاللّهِ وَالْمَلئِكَةِ قَبيلًا () اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقى فِى السَّمَاءِ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا آِتَابًا نَقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحَانَ رَبّى هَلْ آُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا “Onlar, sen dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allahʹı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin. Yahut da altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap in


Etiketler : ,

Yorumlar (0)