Anasayfa   /   Haftanın Sohbeti   /   SOFİLERİN AYAĞINI KAYDIRAN HATALA

 SOFİLERİN AYAĞINI KAYDIRAN HATALAR

 

Tarikat Vartaları-1

İnsanlar, nefislerini terbiye ve tezkiye ederek kâmil birer mümin olmak için tarikate intisab ederler. Tarikata giren saliklere tarikatın otoritesi olan mürşid-i kâmiller, farz-ı ayn ilimleri öğrenmelerini tembih ve tavsiye ederler. Ki zaten her Müslüman, kendisine yetecek kadar İslami bilgiye sahip olmak zorundadır. Eğer kişi kendisine yetecek kadar ilim öğrenmez ve bunun yanında bir şuur edinmezse onun maneviyat yolunda bir takım tehlikeli hatalar yapması, yanlış telakkilere düşmesi kaçınılmaz olacaktır.
 
İşte, Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi rahmetullahi aleyhi, gerekli ilme ve bir takım muhkem ölçülere sahip olmadan, maneviyat yolunda ilerlemeye çalışanların düşecekleri bu tehlikeli durumları ifade etmiş, salikleri bu vartalara karşı uyarmış ve ikaz etmiştir.
Üstad’ın dili, bugünkü nesil tarafından anlaşılamadığından bir derece anlaşılır bir kısa açıklamayı her maddenin sonuna ekledik. Yeri geldikçe de okurun bilgi sahibi olması gereken noktalara da parantez içerisinde açıklık getirmeye çalıştık. (S. K.)

Sakınılması gereken vartalar

“Varta”
 sözlük anlamı olarak “Tehlikeli durum, çukur yer, uçurum, kurtuluşun zor olduğu yer, tehlike” gibi anlamları ifade eder. 

Birincisi:
 

Sünnet-i Seniye’ye tamam ittibaı riayet etmeyen bir kısım ehl-i sülûk; velayeti, nübüvvete tercih etmekle vartaya düşer. Yirmidördüncü ve Otuzbirinci Sözler’de, nübüvvet ne kadar yüksek olduğu ve velayet ona nisbeten ne kadar sönük olduğu isbat edilmiştir.

Açıklama ve Bilgi:
 

Tasavvuf, adablara, inceliklere riayet etmek demektir. Bu adabların üzerinde ise Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin Sünnet-i Seniyye’si yer almaktadır. Sünnetlere riayet etmek ise kişiyi Nübüvvet (Peygamberlik) nurlarına ulaştırır. Oysa tarikatlardaki adablar, tarikat pirlerinin, öncü mürşidlerin ictihadlarına dayanır. Bu adab ve usul kaideleri pek kıymetli olmakla beraber, asla Sünnet-i Seniyye’nin önüne geçmemelidir. Zira velilerin bütün kemalatları, tabi oldukları Peygamberin makamından kaynaklanmaktadır. Yani, tarikat adablarını Sünnet-i Seniyye’ye tercih etmek, suyu asıl kaynağı varken musluktan içmeye benzer. Fakat maalesef çok defa, özellikle dini bilgisi kuvvetli olmayan sofiler, adablara daha fazla ehemmiyet vererek asıl kaynaktan uzaklaşırlar.

İkincisi:
 

Ehl-i tarîkatın bir kısım müfrit evliyasını Sahabeye tercih, hattâ Enbiya derecesinde görmekle vartaya düşer. Onikinci ve Yirmiyedinci Sözler’de ve Sahabeler hakkındaki zeylinde kat’î isbat edilmiştir ki: Sahabelerde öyle bir hâssa-i sohbet var ki, velayet ile yetişilmez ve Sahabelere tefevvuk edilmez ve Enbiyaya hiçbir vakit evliya yetişmez.

Açıklama:
 

Velayet, dış görünüş itibariyle keramet ve ilgi çekici hallerle dolu olduğu için bazı sofiler, bazı evliyaları, gözlerinden çok büyütüp sahabe, hatta peygamber derecesine çıkarırlar. Oysa Nübüvvet kandilinden beslenmiş olan Sahabe-i Kiram’ın sohbet özelliği vardır ki hiçbir evliya o tesir gücüne ulaşamaz. Sahabe’nin derecesi geçilemez. Hele peygamberlere, hiçbir evliya yetişemez.

Üçüncüsü:
 

İfrat ile tarîkat taassubu taşıyanların bir kısmı, âdâb ve evrad-ı tarîkatı, Sünnet-i Seniyeye tercih etmekle Sünnete muhalefet edip, Sünneti terkeder, fakat virdini bırakmaz. O suretle âdâb-ı şer’iyeye bir lâkaydlık vaziyeti gelir, vartaya düşer.
Çok sözlerde isbat edildiği gibi ve İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i ehl-i tarîkat derler ki: “Birtek Sünnet-i Seniyeye ittiba’ noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevafil-i hususiyeden gelemez. Bir farz, bin Sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır.” demişler.

Açıklama:
 

Aşırı derecede tarikat sevgisi taşıyan mü’minlerden bazıları, tarikat adabı ve virdlerini, Sünnet-i Seniyye’ye tercih ederler ve sünnetleri terk ederler. Ki bu da Sünnet’e muhalefet etmek demektir. Buna mukabil, tarikat dersleri olan virdlerine devam ederler. Bundan dolayı, tarikatın adabını yapayım derken, İslam’ın genel kurallarına karşı gevşekliğe düşer, hatalı bir yola yuvarlanırlar. Oysa tarikatta tahkik (aynel-yakin; hakkal-yakin araştırma) ehli olan İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi zatlar, sözbirliği ederek diyorlar ki: “Bir Sünnet-i Seniyye’ye uyarak elde edilen kulluk derecesi, yüz tane tarikat adabı veya özel nafile ibadetten elde edilemez. Yine bunun gibi bir farz, bin sünnetten üstündür.”

Dördüncüsü:
 

Müfrit bir kısım ehl-i tasavvuf; ilhamı, vahiy gibi zanneder ve ilhamı, vahiy nev’inden telakki eder, vartaya düşer. Vahyin derecesi ne kadar yüksek ve küllî ve kudsî olduğu ve ilhamat ona nisbeten ne derece cüz’î ve sönük olduğu, Onikinci Söz’de ve i’caz-ı Kur’ana dair Yirmibeşinci Söz’de ve sair risalelerde gayet kat’î isbat edilmiştir.

Açıklama ve Bilgi:
 

Aşırıya kaçan bazı tasavvuf ehli, evliyaya gelen ilhamı, vahiy gibi zannederek hataya düşer. (Oysa ilham ve vahyin muhatapları farklıdır. Vahiy, peygambere gelir ve bütün ümmetini bağlayıcıdır. Oysa ilham sadece şahsa özel bir mesajdır, veliye gelir ve başkalarını bağlamaz.) Vahyin derecesinin ne kadar yüksek olduğunu, geneli kapsayıcı ve kudsi olduğunu ve ihamın vahye göre ne kadar küçük ve sönük olduğunu, Onikinci Söz’de ve İ’caz-ı Kur’an’a dair Yirmibeşinci Söz’de ve diğer risalelerde kesinkes ispat edilmiştir. Dileyen bu risalelere bakıp bu büyük farkı anlayabilir.

Beşincisi:
 

Sırr-ı tarîkatı anlamayan bir kısım mutasavvife, zaîfleri takviye etmek ve gevşekleri teşci’ etmek ve şiddet-i hizmetten gelen usanç ve meşakkati tahfif etmek için, istenilmeyerek verilen ezvak ve envâr ve keramatı hoş görüp meftun olur; ibadata, hidemata ve evrada tercih etmekle vartaya düşer. Şu risalenin Altıncı Telvihinin Üçüncü Noktasında icmalen beyan olunduğu ve sair Sözlerde kat’iyyen isbat edilmiştir ki: Bu dâr-ı dünya, dâr-ül hizmettir, dâr-ül ücret değil! Burada ücretini isteyenler; bâki, daimî meyveleri, fâni ve muvakkat bir surete çevirmekle beraber, dünyadaki beka hoşuna geliyor, müştakane berzaha bakamıyor; âdeta bir cihette dünya hayatını sever, çünki içinde bir nevi âhireti bulur.

Açıklama:
 

Tarikatın sırrını anlamayan bazı tasavvuf ehli; zayıfları güçlendirmek, gevşekleri harekete geçirmek ve hizmetin zorluğundan kaynaklanan bıkkınlık ve zorluğu hafifletmek için Sadat’ın himmetleriyle (Allah’tan isteyerek) verdikleri zevkleri, nurları ve kerametleri, hoş şeyler olarak görüp kendilerini bu gibi şeylere kaptırırlar. Bu gibi hallerin peşinden koşarlar. Oysa bunlar, sofiyi desteklemek ve gayrete getirmek için gönülsüzce verilmiş şeylerdir. Bunları; ibadet, hizmet ve virde tercih edenler, büyük bir hataya düşerler.

Bu risalenin Altıncı Telvihinin Üçüncü Noktasında, özetle açıklandığı ve diğer risalelerde kesinkes ispatlandığı gibi bu dünya, hizmet yurdudur, ücret yurdu değil. İbadet ve hizmetin karşılığı olarak, manevi zevkler ve hallerin peşinde koşmak, bunların karşılığında ahirette verilecek olan ücreti, bu dünyada talep etmek demektir. Ebedi âleme ait olan manevi ücretini bu dünyada iken istemek, onları fani, geçici şeyler haline getirmek demektir. Oraya ait hazları, bu geçici âlemde, bu zevklerin devamını isteyerek adeta onlarla birlikte, dünyayı da sevmiş oluyor. Çünkü bu manevi haller içinde bir tür ahireti buluyor, yaşıyor. Fakat bu yöneliş, sofide, berzah âlemine iştiyakla yönelmeyi engeller. Gerçek maksadından uzaklaştırır.

Kaynak: Said Nursi rahmetullahi aleyh, Mektubat.SAİD-İ NURSİ RAHMETULLAHİ ALEYHİ / AÇIKLAMA: SÜLEYMAN KARAKAŞ


Etiketler : ,

Yorumlar (0)